Kirkagac.Net

Kirkagac.Net

Kirkagac.Net



--------------------------------

banner55



Kirkagac.Net

Kirkagac.Net

Kirkagac.Net





Kirkagac.Net

Kirkagac.Net

Kirkagac.Net


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ABD'Yİ ANLAMAK

ABD'Yİ ANLAMAK

Abdurrahman Dilipak

28 Ocak 2018, 23:28
Bu makale 584 kez okundu
ABD bizi anlamıyor, peki biz ABD’yi anlıyor muyuz?

Sanmıyorum. “Vur fakat dinle” diye bir söz var. Vuralım, fakat karşı tarafı da anlayalım.

“ABD haklı olabilir mi” diye bir ihtimalden söz etmiyorum. Tamam ABD tarafından ciddi bir kafa karışıklığı, tutarsızlık söz konusu. Sürekli çelişkili açıklamalar yapıyorlar, neden?

Önce şunu görelim: ABD’nin yarım asırlık bir hayali vardı. Türkiye, “Küçük Amerika” olacaktı. Siz Demokrat Partiyi ve Menderes’i çok seviyor olabilirsiniz, ama aslında o da bu senaryonun bir parçası idi. Unutmayın bir zamanlar Küba krizinde, Domuzlar körfezi çıkartmasında ABD ile Rusya bir nükleer savaşın eşiğinden döndü. Anlaşma sağlandı da, Sinop’taki, Rusya’ya dönük atom başlıklı füzelerle, Küba’daki ABD’ye dönük Rus füzeleri takas edildi. Yani, Rusya için Küba neyse, ABD için Türkiye o idi.

“Alliance İsrailiyete” mezunu Bayar DP’nin derin gerçeği idi. Fulbright Ecevit de, Gülek de CHP’nin derin gerçeği idi. Sol da, sağ da yeniden dizayn edilecekti. Sağ milliyetçiler ve muhafazakarlar olarak bölünecek, sağ ve soldan karma bir neo liberal grub oluşturulacaktı.

FETÖ 60 sonrası Müslümanları “ıslah” etmek, daha doğrusu alameti farikaları yok edilmiş, batının normlarına uygun bir İslam’ın misyoneri olarak, Müslümanları “ıslah” etmek için, “ılımlı İslam”ın rol modeli insanları örgütlemek için sahne aldı.

80 sonrası bu işi devlet eliyle yapmayı denediler olmadı. 70 sonrası iktidar olan “İslamcılar” kırsaldan şehirlere göç edince, artık siyaset üzerinden sermaye ve bürokraside kendilerine yer bulunca FETÖ bu kesimin çocukları, eşleri, kendileri üzerinden bir örgütlenme gerçekleştirdi. Özal aslında sermaye ve bürokrasideki muhafazakar çevreleri kontrol etsin, onun üzerinden bir kontrol mekanizması oluşturulsun diye düşünülmüştü. Çünki Gülen o dönemde daha çok gençler üzerinde ve aileler üzerinde etkili idi.

90’larda, soğuk savaş yıllarda her şey silbaştan oldu. Bir yandan NATO tehlikenin rengini “Kırmızı”dan “Yeşil”e çevirirken Fuller “ılımlı İslam” politikasını attı ortaya. Nurcular ve Nakşiler üzerinden yeni bir açılım yapacaklardı. “İslam’a karşı sopa” politikasına Müslümanlar sert tepki veriyorlar ve bir araya gelip direniyorlardı, ama onları servet ve iktidara ortak ederseniz, kendi aralarında rekabet ediyor ve hatta çatışıyorlardı. O zaman “İslam’a karşı havuç” politikasını devreye soktular. FETÖ bu projenin taşeronu oldu. BÇG ile “İslam’a karşı sopa” politikasının taşeronu oldu. Radikal İslam’a sopa, ılımlı İslam’a havuç!

REFAH-YOL da Erbakan BÇG’yi tasfiye etseydi, FETÖ dikensiz gül bahçesine girercesine orduyu ele geçirecekti. Erbakan Gezi benzeri bir iç karışıklıktan endişe etti ve BÇG’nin üzerine gitmedi, hem de, şahsını, partisini ve davasını hedef alan bütün provokasyonlara rağmen. REFAH-YOL gitti, BÇG’nin ANASOL-M’si geldi. O da gitti, AK Parti geldi. BÇG’liler AK Parti’nin çok güçlü gelmesini istemiyorlardı. Cem Uzan’ın Genç Partisine örtülü destek verdiler. Ancak o da barajı geçemeyince AK Parti anayasal çoğunlukta iktidar oldu.

FETÖ, Erdoğan’a güvenmiyordu, ama Anadolu’nun teşkilatlanması Erdoğan’sız olmuyordu. Onun için şiir okudu diye “Genel Başkan olabilir ama muhtar bile olamaz” diye komik bir mahkûmiyet kararı uyduruldu. Gül başbakan oldu. Gül tezkereyi geçir(e)mediği için gözden çıkarıldı. Tezkere geçseydi, FETÖ BÇG’lileri Irak’a gönderecek, onların orada başlarına çuval geçirilecek.. FETÖ’cüler gidip onları kurtaracak.. Onlar emekli edilip yerine FETÖ’cüler gelecekti. Olmadı, iş başa düştü, Ergenekon-Balyoz davaları gündeme geldi.

Dikkat ederseniz ABD hep, Ilımlı İslam politikası ile Türkiye’yi kazanmak, yanına almak, birlikte bölgeyi dizayn etmek istiyor. Türkiye ABD’nin müttefiği, stratejik ortağı, sıçrama tahtası, ucuz asker deposu olarak, BOP üzerinden 22 ülkenin sınır, rejim ve iktidar yapısının değiştirilmesinde batının koçbaşı olacak. Yani bugün Arap ülkelerinin kontrol edilmesinde Dahlan’a yüklenen rolü o gün çok daha geniş bir çerçevede bize yüklemek istiyorlardı.

Gül’ü çizince, Erdoğan’ı geri getirelim, Baykal’ı cumhurbaşkanı yapalım dediler, o da olmadı. Bu defa Baykal’ı harcadılar Kılıçdaroğlu geldi. Erdoğan kontrol dışı kaldı. BOP çöktü, Mavi Marmara, “One Minute” derken, bugünlere geldik.

ABD Erdoğan’ı artık tehdit ve düşman olarak görüyordu. Suikast planları, komplolar birbirini izledi. En son 15 Temmuz’da ipler koptu.

Buraya kadar biliyorsunuz. “Arap Baharı” aslında Türkiye üzerinden Türkiye’nin desteği ile sınır, rejim ve iktidar yapıları dönüştürülecek olan ülkelerde ortaya çıkmıştı. Türkiye rol modeldi, ama artık o Türkiye “Oltayı yutan balık”a benzetilen eski Türkiye değil, “Hayır” diyebilen yeni Türkiye idi.

ABD 15 Temmuz’da Türkiye üzerinde kaybettiği otoriteyi sağlamak için o hamleyi düzenlemişti. Ama olmadı. Türkiye’nin “kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle” kabilinden cezalandırılması gerekiyordu. Ama olmadı. Bütün plan çöktü. Türkiye kendileri için bir tehdit üssüne dönüştü. En azından öyle algılanmaya başlandı. Şimdi öncelikli iş Türkiye’nin kontrol altına alınması idi.

Türkiye’nin kontrol altına alınması için, batıda Yunanistan, Doğuda Ermenistan ve İran’ın Türkiye’ye karşı kışkırtılması gerekiyordu. İran’ın Türkiye’ye yakınlaşmasını sağlayan ambargo kaldırıldı önce. Bugün devam eden Sarraf olayı, Halk Bank hikayesi o konu ile ilgili. Irak sınırında Türkiye’nin Barzani ile yakınlaşmasının önünün alınması gerekiyordu. Irak yönetimi ile araya nifak sokulması gerekiyordu. Barzani Türkiye yakınlaşmasının ana sebeblerinden biri Musul petrollerinin Türkiye’ye akıtılma senaryosu idi, DAEŞ Musul’a sokularak bu işin de önü alındı. TIR şoförleri krizi, konsolosluk işgali, hep bu konularla ilgili. İsrail ile Barzani yakınlaşması gündeme geldi. Musul petrolü Akdeniz’e akıtılmalı idi. ABD ve İsrail, İngiltere desteklerse petrol zengini bir Kürdistan mümkündü. Onun için Musul’dan Akdeniz’e bir Kürt koridoru açılabilirdi. Evet bugün Membiç, El Bab, Afrin koridoru bu planın bir parçası olarak düşünüldü. Arada tek engel Hatay. Lazkiye’den alınacak destekle, Amanoslar üzerinden gerilla savaşı ile bölge kurtarılarak Akdeniz’e ulaşılabilirdi.

Tabii, öte yandan, Şiiler, aynı koridoru kullanarak Musul petrollerini Akdeniz’e taşıyabilirlerdi. Hatta Hatay’a girmeden bunu Lazkiye üzerinden de başarabilirlerdi. Bir de Şii koridoru meselesi gündeme geldi. Çünkü Kürt koridoru, Şiiler için de bir risk oluşturuyordu. Bölgede durduk yerde bir Şii, Kürt, Selefi çatışması çıkarıldı ve hepsi birden Türkiye’ye karşı kışkırtıldı.

Gelinen noktada ABD “sopalık İslam”ı modellemek için örgütlediği DAEŞ’i geri çekti. Şiiler de çekildiler. Çünkü hem ABD ve hem de Türkiye’ye karşı bölgede tutunmaları mümkün değil. ABD ise PYD üzerinden bölgede 30.000 kişilik “Güney ordusu” tesis etmek için SDG üzerinden Suriye’deki Hristiyanlar ve gayrimüslim unsurlarla PKK’lıları buluşturdu.

ABD Türkiye’yi yanına alarak, bizim üzerimizden Arapları ve Kürtleri kontrol etmek, bizi de ödüllendirmek istiyordu. Şimdi onlar üzerinden bizi cezalandırmak istiyor ve bunu da başaramıyor. Bize karşı çok öfkeli. Hem bizi kaybetti, hem de bölgeyi. Bunun sebebi olarak da bizi görüyor. Kendini ihanete uğramış olarak düşünüyor. Bütün bu felaketlerin bizim yüzümüzden olduğunu kabul ediyor.

ABD bize çok kızgın, çok. En az bizim onlara kızdığımız kadar. Kim dedi onlara bizim dünyalık menfaat karşılığı dinimizi satacağımızı. O gün kendilerine bir şey söylemiyor idi isek, “kısık seslerdik” o zaman, sesimiz kısıktı, ya da kısılmıştı. Bizim adımıza konuşanlar kendi adamları idi. Söylememiz istenen şeyler, önümüze konulan dayatılan sözlerdi. Kızacaklarsa FETÖ’cülere kızsınlar. BÇG’liler bizim kendileri için tehdit oluşturduğumuzu tekrarlayıp durdular. Onlar BÇG’lilere değil, FETÖ’cülere Fuller’gillere inandılar, kandılar. Kendi başlarına gelin-güvey oldular. Bize niye kızıyorlarsa, Gülen’e kızsınlar. Onları Gülen’i kandırdı, Gülen de onları.

Bu haltı birlikte yediler. Bu iş Muhteris’le Tamahkar’ın ortaklığından ibaret bir iş. Birbirlerine dişleri geçmiyor, bize saldırıyorlar. Kendilerine bir “günah keçisi” arıyorlar.
Canınız cehenneme. Kızacaksanız, birbirinize kızın. Ben Fuller’e ilk görüştüğümüzde söylemiştim: “Biz Müslümanlardanız, gayrimüslimlerle Müslümanlar üzerine pazarlık yapmayız.

Eğer sizden korkarak ve vaad ettiklerinize tamahkarlık göstererek size meyledersek, bilin ki, ahiret gününün hesabını hatırladığımız gün size ihanet ederiz. Onun için bizimle pazarlık etmeyin ve size verilen sözlere kanmayın”. Selâm ve dua ile..

ABDURRAHMAN DİLİBAK


 

Yorum Gönder